Rahmetli dedem


“Rahmetli dedem, evin bahçesindeki dev dut ağacının gövdesine yaslanır, bize eskilerden heyecanlı hatıralar anlatırdı. Dedemin babası Mehmet dede Palandöken Dağlarında Ruslara karşı savaşmış. Şöyle anlattı dedem:

Birbiri ardına vurup düşürdükleri halde Rus askeri düşenin yerine karınca sürüsü gibi gelir. Kurşun yağmurları altında mermisi biten Mehmet dede, arkadaşından mermi almak amacıyla siper
inden kalkınca kalçasından bir kurşun yiyip yere serilir. Kendini kaybeder. Ertesi gün kendine geldiğinde cephesindeki herkesin şehit olduğunu veya gittiğini görür. Savaş başka bir tepeye kaymıştır. Kurşunun girip çıktığı yerlerden akan kanın elbisesinin içinde yumruk büyüklüğünde buz olduğunu fark eder Mehmet dede.

Tüfeğine tutunarak ve sürünerek dağdan iner. Kağnıyla dağa mühimmat taşıyan bir yaşlıya rastlar. Silahını verir ve yaşlının değneğine tutunarak yola devam eder. Cephelere koşan Müslümanların boşalttığı Erzurum’a gece vakti indiğinde bir evde ışık yandığını fark eder. Kapıyı çalar ve yemek pişiren gayrimüslim kadından yiyecek ister. Kadın bir şey vermeyi reddeder.

Aç ve yorgun direnir, yılmaz, yürür Mehmet dedem. Gün ağarınca yolda at pislikleri görür. Pislikleri parmaklarıyla inceleyerek aralardaki arpa tanelerini toplar ve onları yiyerek hayatta kalır. Trabzon’daki köyümüze dokuz günde geldiği ve abasında tam 96 kurşun deliği sayıldığı anlatılıyor.
Bu noktada sesi, sakalı ve çenesi titredi dedemin… Doğruldu yerinden, heyecanlandı… ‘Torunum’ dedi; ‘Geri geldiklerinde, birçok köyü Ermeni isyancıların yakıp yıktığını gördüler. Bıyığı terlememiş oğullarıyla cephelere koşan milletin köylerde kalan kadınlarına musallat oldular. Kadınları el ve ayaklarından duvarlara çakıp karınlarını deştiler. Bebekleri havaya atıp alttan süngü tutarak öldürdüler…’ Parmağını uzattı dağlara… ‘Şimdi çağırsalar beni savaşa koşarak giderim.’ İki değneğe tutunarak yürüyebilen dedemin içini ateş gibi yakan o zulümleri dinlerken ben Hıdırnebi dağına bakıyor, o taraflardan yine öyle kara tüylü, yırtıcı hayvan gibi tasavvur ettiğim yaratıklartekrar gelir mi diye düşünüyordum.

Çok önemli soruların cevaplarını doğru öğrenmeliyiz: Bir zafer kazandık mı? Bu zaferin bedelini kimler ödedi? Nasıl ödediler? Niçin ödediler? Niçin öldüler? Rus’la, Yunan’la, Ermeni’yle, İngiliz’le, Fransız’la niçin savaştılar? Neyi korumak için? Çocuklarını nasıl yetiştirmek için? Peki uğrunda öldükleri değerleri koruyabildik mi? Bir millet ne zaman gerçekten muzaffer sayılır? Milleti millet yapan değerler kaybolursa, millet ayakta kalabilir mi? Dilimizi, dinimizi, kültürümüzü kaybedersek Fransız’dan ne farkımız kalır? Asıl yenilgi ve esaret neslimizin Fransız’a benzemesi değil midir?” D

r. Muhammed Bozdağ